1 Ağustos 2013 Perşembe

ROMA'DA NE YESEK?

"Gezdiğin tozduğun senin olsun, yediğin içtiğini anlat" diyenlerin en sevdiği başlıklardan birine daha hoşgeldiniz! Roma, yemek yemeyi zevklendiren atmosferi ve özellikle hamurişi sevenlerin favorilerine girecek restoranlarıyla bir gastronomi cenneti. Bizim gibi Ağustos'ta giderseniz, en ünlü restoranların kapalı olacağının uyarısını tekrar yapayım. Lafı fazla uzatmadan önerilerimi sıralayayım.

Roma'da, sanatçıların da yaşadığı, İstanbul'un Cihangir'i tadında olan "Trastevere" semti bizim favorimizdi.

* Le Mani in Pasta -> Ferzan Özpetek ve Serra Yılmaz'ın gittiği restoran olduğunu okumuştuk. Biz gittiğimizde maalesef kapalıydı ama meraklıları için yazmak istedim, fiyatları da aşağıda bulabilirsiniz. Via dei Genovesi, 37 
Le Mani in Pasta
* L'Insalata Ricca -> Trastevere'de şanseseri keşfettiğimiz sokak arası, sıcak ve lezzetli bir cafe. Bruschetta-şarap yapabileceğiniz hoş bir yer. Fiyatlar da son derece makul. İtalya'da oturduğunuz her yerde, listede bir kaç markaya ait Chianti ile karşılaşıyorsunuz. Burada, fiyatlar da uygun olduğu için farklı farklı markaları deneme şansımız olmuştu. insalataricca.it linkinden, farklı semtlerdeki L'Insalata Ricca'ların adreslerine ulaşabilirsiniz.
 L'Insalata Ricca
 L'Insalata Ricca
* Antico Caffé Greco -> İspanyol merdivenlerinden dümdüz aşağı inince, dünyanın ilk kafesi olan Grecco var. Buradan kahve alıp çıkarsanız fiyatlar çok uygun, eğer oturursanız baya pahalı oluyor, ama içeriyi incelemek için biz oturmuştuk. Fiyatların yazdığı listenin fotoğrafını çekmişim ama çıkmamış.

Antico Caffé Greco
Antico Caffé Greco
Antico Caffé Greco
Antico Caffé Greco
Antico Caffé Greco
* Felice A Testaccio -> Vedat Milor'un da önerdiği, tam bir İtalyan restoranı Felice A Testaccio. İtalyanlar buraya saat 9 gibi ailecek geliyorlar. Kuzu kaburgası müthiş. Burada Lazio'nun Cesanese şarabını tattık ve oldukça hoşumuza gitti. Ayrıca buraya gelmişken, İtalyanın en meşhur yiyeceklerinden olan, spagetti carbonara'yı da tatmanızı öneririm.

Felice A Testaccio
Felice A Testaccio
Felice A Testaccio
Felice A Testaccio

Felice A Testaccio
* Volpetti Şarküteri -> Felice A Testacci yakınlarında Volpetti adında bir şarküteri var. Burada harika balsamikler ve peynirler deneyebilirsiniz. Çok güzel şaraplar satıyorlar. Aynı zamanda atıştırmalık bazı şeyler alıp nehir kıyısında yemek de eğlenceli olur. Kesinlikle tavsiye ediyorum. http://www.volpetti.com/

Volpetti
Volpetti
Volpetti
Volpetti
Volpetti
Volpetti
Volpetti
* Daha çok gençlerin gittiği, çoğu yerde bulabileceğiniz Bafetto adında bir pizzacı var. Fena değil, ortalama bir İtalyan pizzacısı. Karşınıza çıkarsa, açlığınızı bastırmak için iyi bir alternatif. Adres için: http://www.pizzeriabaffetto.it/dovesiamo.asp

31 Mayıs 2013 Cuma

Bundan Böyle Daha Özgürüm!

Çünkü bisiklet kullanmayı öğrendim!

Bir grup bisikletliyle yola çıktığımız bir çocukluk hatırasında ben, komşumuzun kızı olan bir ablanın arkasında misafir yolcuydum. Yolculuk uzayınca, 28 numara ayaklarım yoruldu ve koyacak yer aradım. İlk gördüğüm yer, ön jantların arası oldu ve minik sol ayağımı hızlıca geçiriverdim. Abla bisikletten ayrılarak 2-3 metre önde bir yerlere fırladı, üstü başı ve pek hevesle giydiği yeni kotu paramparçaydı. Ben önce kocaman bisikletle yerde biraz sürüklendim; ayağımsa küçücük arkadaşlarımın, kuzenimin, yaralı ablanın uğraşlarına rağmen jantların arasından çıkarılamadı. İki-üç kişi beni, iki-üç kişi de bisikleti çekiyordu ama biz ayrılamıyorduk. Vakit biraz geçince benim ayağımın morluğunun da ileri seviyelere geldiğini farkettik. Küçük arkadaşlar sağdan soldan yardım aranıp koşuşmaya başladı. Evinin önünde düştüğümüz aile feryatlara kulak verip yanımıza geldi. Ne şans ki, doktor bir ailenin evinin önünde düşmüşüz. Ayağımın artık fazla morardığını görünce, evden getirdikleri bir kaç bahçe aletiyle jantları kopardılar. Jantların içinden çıkan minicik mor ayağıma bir şeyler sürüp bandajladılar. Eve bir kaç miniğin desteğiyle -biraz da abartı mıydı acaba?- seke seke yürürken "Bir daha asla bisiklete filan binmicem!" diye onlarca kez sinirle tekrarladım.

Gerçekten de üzerinden 20'den fazla yıl geçmesine rağmen hiç bisiklet sürmeye heveslenmedim, herkesin bindiği çocukluk yıllarında kimseyi izlerken özenmedim, bisiklete binmek aklıma bile gelmedi. Ne olduysa yakın zamanda oldu, kilo almaya başladığımızı farkedince, ne yapsak diye de düşünmeye başladık. Güzelim yaz aylarında spor merkezlerine kapanmaktansa, birer bisiklet alıp ferah ferah gezmek çekici geldi. Zaten uzun zamandır, yurtdışına gittiğimizde, halka açık bisikletleri sürememek kanıma dokunuyordu doğrusu. Herkes Amsterdam'ı "bisiklet şehri" diye anarken, ben şehrin bu özelliğini tamamen es geçiyordum. Bisikletle on dakikada gezilecek şehri, ben arşınlayıp vakit kaybediyordum ve daha kötüsü kaybettiriyordum.

Salı günü kendime bir bisiklet alıp, dün ilk kez deneyebildim. Yarım saat içinde bisikleti sürmeye başlamıştım! "Bisiklet aldım ama öğrenmem mümkün değil" diye herkese söylenip dururken, bunca yıllık korkuma rağmen, büyük bir tabumun yarım saatte yıkılmasına inanamıyorum! Şirin bisikletim ve acemi şoförü, artık yollarda! Site halkına duyurulur, yürürken daha temkinli olmalısınız! Henüz, önüne hızla çıkan biri olursa ne yapacağını bilemeyen, yokuşlarda "Allah Allah Allah" nidalarıyla son sürat inen, fosforlu, tam korumalı bir serseri mayın yollara düştü!

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Oma - Başka Bir Ülkede Sıfırdan Başlamak

Bir dönemin, kendi günlük koşuşmasından başka bir şey yaşamayan naif insanını anlatan, samimi bir kitap Oma. Hızla akan, çabucak saran, tatlı hisler bırakan cinsten. Ne edebi, ne siyasi kaygılar gütmeden, dünyadan gelip geçmiş bir kadının hayat hikayesini anlatıyor yalnızca. Bazen insanın bu kadar hızlı akan kitapları okumaya ihtiyacı oluyor gerçekten. İnsanların ne kararlar alabildiğini, yanı sıra ne kararları da alamadıklarını, şu koca dünya üzerinde ne çeşit hayatların yaşanmış olduğunu okumak, kitaptaki insanlarla olan benzer veya zıt yönlerinizi de keşfetmek, onların hayat hikayesine hayatınızın bir döneminde dahil olmak çok ilgi çekici gelir bana.

Oma, -müzisyen ve program sunucusu- Engin Noyan'ın anneannesi. Alman olduğu için, ona "Oma" diye sesleniyor Engin Noyan. Oma, Almanya'da doğup büyüdükten sonra, üniversite okurken genç bir Türk'le karşılaşıyor. "Sultan" diye hitap ettikleri bu gencin, kendisine aşık olduğunu öğrendiği andan itibaren, duygularının güçsüzlüğüne rağmen, onu bırakmayacağına dair kendi kendine verdiği sözle tüm hayatını değiştiriyor. Okulları biter bitmez, Sultan'dan aldığı tek bir mektupla, kendini adadığı adamla evlenmeye Türkiye'ye gidiyor. Bu adanmışlık zordur, çünkü dilini, kültürünü bilmediği insanların arasında hızla bir hayatın içine sokulur. Üstelik elbette, internetin, her an ulaşılabilir telefonun olmadığı bir dünyada...

Ne zaman bir biyografi okusam, ya ailenin devamına ya ana kahramana takılır kalırım. Kitabı okurken bir yandan Engin Noyan'ın hayat hikayesine de daldım, internetten araştırıp durdum sürekli. 80'lerde örnek gösterilen bir çift olan Eser-Engin Noyan'ın yollarının ayrılışı, Engin Noyan'ın bambaşka bir hayata doğru ilerleyişi, insanı tıpkı Oma'nın hikayesi gibi etkiliyor. Kim bilir belki onlardan biri, bu ailenin hikayesinin devamını yazmayı düşünür...