25 Ağustos 2011 Perşembe

Bomboş anılar, Milyonlarca fotoğraflar...

Siyah-beyaz fotoğrafların eski, düzeyli pozlar vermiş insanlarını sevdiğim kadar, 1970'li yıllarda yeni yeni renklenmeye başlamış fotoğraflardaki samimi pozları da çok seviyorum. Ne zamanki fotoğraflar baskı olmaktan çıktı ve her ama her anın fotoğrafı çekilmeye başlandı, o zamandan beri bir fotoğrafa uzun uzun baktığımı hatırlamıyorum. Oysa öyle olurdu, elime bir fotoğrafı alıp insanların ifadelerine, giyimlerine, tiplerine bakıp onların karakterlerini, o anki düşüncelerini veya o anın hissiyatını çözmeye çalışmayı severdim. Eskiden doğduğumuz güne ait 2-3 fotoğraf varsa eğer, bunlar gerçekten kıymetliydi. Şimdi her çocuğun doğum hikayesi yapılıyor, doğuma fotoğrafçı bile giriyor ama bakalım yeni nesile bunca fotoğraf ne ifade edecek? İleride "Annem bana 8aylık hamileyken, babam karnına başını dayamış halde fotoğrafım var" diyen bir çocuğa, zannederim diğer 10000 çocuk "Benim de! Benim de!" diye bağıracak...
Siyah-Beyaz fotoğrafların çekildiği dönemde, insanların en şık kıyafetiyle fotoğraf stüdyolarına gittikleri o dönemleri yaşamak isterdim. Bir fotoğraf çektirmek için bile özen gösteren insanların hayatları eminim şimdi insanların kendilerine bile değer vermeyi bilmediği bugünlerden çok daha güzeldi, hissiyatlar çok daha sağlamdı, insanlar çok daha insancıldı, doğaldı...

Yukarıdaki eski fotoda: Nazım Hikmet ve Bedri Rahmi Eyüboğlu Paris'te..

23 Ağustos 2011 Salı

Ankara'da Ne Yenir? - İyi Kebapçılar

Hemen hemen hepimiz kebap severiz. Ankara'da ise iyi kebap yemek zordur. Tabii biraz gelişkin damak tadınız varsa. Size Ankara'dan bir kaç kebap lokantasıyla ilgili fikirlerimi yazıyorum.

1.) Washington Restoran - Ankara Kalesi *****
Burada "Kale Spesiyal Kebap" benim favorim. Eti gerçekten lokum gibi pişiriyorlar. Dışarda et yiyorsam evde yapamadığım bir marine usulleri olmalı, piştiği fırın, ortaya evdekinden daha profesyonel tadlar çıkarmalı. Kale Spesiyal Kebap bence böyle. Mekan zaten gerçekten hoş. Kalenin ara mahallelerinden yukarı çıkıp, şalvarlı çocukların oyunlarının içinden geçe geçe restorana varacak, bahçede otururken tüm Ankara manzarasını izleyebileceksiniz. Güneş batarken bu yazdıklarıma doyum olmaz, Ankara'da boğaz yok diye başkentin güzelliğini görmezden gelenler buraya bir gelsin derim. Fiyatlara da buyurun burdan bakın: http://www.washingtonrestaurant.com.tr/tr_kale_et.htm#top

2.) Meşhur Tavacı Recep Usta ***
Burada ikram gerçekten çok fazla, oturur oturmaz içli köfte, salata gibi şeyler hemen önünüze geliyor ama oturduğunuzda bunlara para vermeyeceğinizi kimse söylemiyor dolayısıyla ilk gidişinizde içiniz rahat yiyemiyorsunuz bunları. Bakır kaplarda önünüze bırakacakları ayranlar ise ücretli!  Kaburga dolmasını öneriyorum, lime lime olan yumuşacık bir et her yemekte de mevcut. Ancak herhangi bir menü vermiyorlar, neye ne kadar para vereceğinizi sürpriz bir şekilde öğreniyorsunuz. Nispeten pahalı bir yer, son anda gördüğünüz fiyat sinirinizi de bozabilir. Hatta bitiremediğiniz porsiyonların ardından gelen fiyata bakıp "Keşke 3kişi 1porsiyon alsaydık" dememeniz mümkün değil.

3.) Efsane... Prof... Sadık Usta ****
Adı tam yukarıdaki gibi, tabelasında ne yazıyorsa öyle :) Bağlar Caddesinde son derece salaş bir mekan. Küçüklüğünüzden hatırlayacağınız hasır taburelerde oturup yiyeceğiniz kebapları hemen Ankara'da yiyeceğiniz diğer adana kebaplardan ayıracaksınız. Et bir farklı, tad bir farklı, "bu adam bu işi farklı yapıyor" diyebilirsiniz. Benim için her şey başta şahane idi, 2.lokmamda içinde bolca kuyruk yağı olduğunu duyduğumda ise yemeye devam edemedim. Et harika, kuyruk yağıyla ilgili yorumumsa kişisel. Siz de benim gibi kuyruk yağı yemeyi aklınızdan geçiremiyorsanız tabii gitmeyin. Ama bilenler, Adana kebabın lezzetinin ordan geldiğini söylüyor. Fiyatlara gelince, mekanın salaş görüntüsü sizi aldatmasın. Buraya yakın zamanda gitmediğim için net fiyatı şimdilik yazamayacağım.

Yazacak çok şey var demiştim...

Bu bloga böyle başlamıştım. Hala söylemek istediklerimin yüzde birini yazamadım. Ama en azından bugün kafamda ne varsa, tane tane yazacağım. Her biri birbirinden bağımsız, kafamı meşgul eden şeyler aşağıya dizilsin bakalım :)


1.) Taptaze umutlarla yaşayabilmek güzel.
Bu haftasonu aileye bir bebek katıldı. İnsan ne olursa olsun bebeği kucağına alınca, ona ait yeni umutlar besliyor. Bugüne kadar bizim yapamadıklarımızı yapacakmış gibi, bizim sahip olamadıklarımıza olacakmış gibi, bizim bilemediklerimizi bilecekmiş gibi hissediyorsun. Aslında öyle olmayabilir, hatta çocuk yetiştirmek öyle zorki, onu elimize aldığımız ilk gün belki de en kolay gün şimdilik. Yaşı ilerledikçe ihtiyaçları da ilerleyecek. Kimbilir başına neler gelecek, hangi dönemeçlerden dönecek. Şimdilik umutlu olmak yine de güzel. Onu kucağıma aldım ve en iyi şeyleri yaşamasını onun için diledim. Bu küçük bebek, hakkında hiç bir şey bilmeden geldiği dünyamıza, kendi dünyasından bize çok ferah duygular getirdi.


2.) Yolculuk yapmak, zihnen de yeni yollara sapmak için yol ayrımı gibi.
Cuma günü Fransa'ya gidiyoruz. Bu yolculuğu, daha sonra size ayrıntılarıyla anlatacağım blogumda. Şimdi sürekli yeni rotalar bulmaya çalışıyorum. Gidecek bir sürü yer ve yenecek bir sürü yemek var. Kafamda inanılmaz bulduğum planlarım var. Şu an kafamın içi, günlük hayatın verdiği, belki anlatsam gereksiz bulacağınız, daraltan düşüncelerle de dolu. Bu tatil bizi yenileyecek, döndüğümüzde bazı sıkıntıları toptan atmış olacağız içimizden umarım. Hatta yerlerine yepyeni fikirler koyacağız belki. Jean Paul Sartre'dan Simone de Beauvoir'a, Attila İlhan'dan Nedim Gürsel'e, Komet'ten Balsac'a herkesi etkilemiş bu şehir. Beni de elim boş döndürmeyecektir eminim.


3.) Bomboş anlar sunan köşe yazarları yerlerini de boşaltsa dünyamız değişirdi!
Belki günlük hayatlarında çok iyi insanlar, çok başarılı olacakları başka mecralar da olabilir ama kesinlikle bize yepyeni ufuklar açamayacak, fikir vermeyen, bir şey öğretmeyen insanlar o köşelerde durmasın. İnanın sokakta o yazıyı yazacak on binler mevcut. Şimdi ben yazarları yazdıkları konulara göre de ayırmıyorum. Mesela magazin yazarı kesinlikle olmalı, ünlülerin hayatını takip edebilmek bir trend. Bunu enteresan bir dille yazan birileri mutlaka olmalı. 


Cengiz Semercioğlu mesela. Magazinsel bir olay bulur, onu bir yönüyle ele alır, eleştirir ya da yanında durur, siz de eğlenceli bir yazı okursunuz ve ona katılıp katılmadığınızı düşünürsünüz. 


Ayşe Arman bana göre tam bir harika. Saçma sapan fikirli dümdüz hayatlar yaşayan herkes onu hem okur, hem aşırı eğlenir, hem söylediklerini uygulamaya çalışır, hem de bunu kendine itiraf edemez, neden bilmem. 


Ertuğrul Özkök'ün tahammüllü gazeteciliğini de severim, bir sürü konuda enteresan yaklaşımları olan bir adamdır, keşke hiç jüri üyesi olmasaydı ve kafamızdaki yerini oynatmasaydı. Gazeteciler biraz da hayal kahramanıyken güzel galiba. 


 Doğan Hızlan tam bir usta, keyifli deneme tarzı yazılarında sakin olduğunu, bilgin olduğunu hissettiğim cümleleri, kimseye dokundurmayan ve tüm bunlarla beraber her an yepyeni her an harika önerileri olan, okumaktan büyük keyif aldığım bir usta hem de. 


Hıncal Uluç, okumaktan yazı dilinden dolayı keyif aldığım ama maalesef övdüğü her şeyde farklı türlü amaçları olduğunu gördüğümden dolayı da inanmadığım bir yazar. Hıncal Uluç gereksiz açıklamalar yapıp duran, saçma hayatlar yaşayan mankenleri çok övebilir, gider arada hiç hak etmeyen birini de yerin dibine acımasızca sokabilir. Bir mekanı över -orada ona iltifatlar yağdırıldığını düşünebilirsiniz- siz o mekanda başarılı tek bir şey göremezsiniz. 


Yılmaz Özdil'in ne kadar zeki olduğundan, her gün ortaya resmen bir sanat eseri çıkardığından, hemen hemen herkesin onu sıkılmadan okuyabileceğinden bahsetmeme bile gerek yok sanırım. Yazıları ufak çapta tez çalışması gibidir, rakamları, olayları, kişileri ayıklar, bulur, gruplar çıkarır. Bazı yazıları ise, sinirinden çok abarttığını düşünmeden edemem.


Nil Karaibrahimgil müthiş başarılı şarkı sözleri de yazan bir sözcük avcısı, cümle sihirbazı. Yazdığı her şeyi okurken duyargaları sonuna kadar açmalı. Haftada bir yazıyor, hem de kısacık yazıyor ama dopdolu. Belki vakit bulamıyor, belki köşe yazarlığını hobi gibi görmek istiyor. O yazdığı neyse, bir hafta boyunca etkisini sürdürebiliyor.


Ayşe Özyılmazel sabah gazetesinde kocaman bir alana sahip. Yüzlerce yetenekli gençten onu sıyıran ve o alana taşıyan özelliği nedir sizce? Lütfen düzenli okuyun onu, bizlere ne anlatmak istediğini anlamaya çalışın. Bize ne kattığını sormuyorum, bize hiç bir şey katmak zorunda değil, ne anlatıyor Ayşe Özyılmazel? Hangi konular üzerine yazan bir köşe yazarıdır? Türkçeyi ne şekilde kullanmaya çalışır? Bu işi mükemmel kıvıracak gençler gazetelere gidip kendilerine iş isteyemezken, küçümsenirken, fırsat bulamazken onu buralara getiren nedir? Bu soruların cevaplarını aradığım için yazılarını inceliyorum ve bu matematik problemini çözmeye çalışıyorum.


Yonca Tokbaş da incelediğim köşe yazarlarından biri. Kuşların cikcikleyişi, arıların vızıldayışı, cırcır böceklerinin cırlayışı, değişmeyen hep sabit konusu olan "Dün kaç km koştum?" yazıları... Bir gündemi sarsan habere sinirlenir, "Ay çok fena, çok fena, Dubai'den kalkıp gelicem sinirimden" yazar, Twitter'dan sürekli başına ne gelse yazar. Sonuçta üzerinizde hiç bir etki bırakmaz. Bazen de tam bir şeyin ucundan tuttu galiba dersiniz, o ipi hızla bırakır. Amy Winehouse için en içsel yazıyı yazan Yonca Tokbaş'tı Türk yazarlar arasından. İşte böyle, arada bir şeyleri içten yapar, görürsünüz ve hissedersiniz ama bu gerçekten çok nadirdir. Yine de her gün gözünüzün önünde olmaktan sakınmaz.


4.) Deniz Berdan Blog:
Blog harika, hele benim gibi yeni bir Blogger'sanız inceleyip bir sürü yeni fikir edinebilirsiniz. Deniz Berdan çok güzel bir bayan, hayatı kafasına göre, özgürce yaşayabilen biri. Üstelik yaşadıklarının çoğunu çekinmeden, gerilmeden, cesurca gözler önüne serebiliyor. Benim merak ettiğim; ülke ortalamasının istatistiksel olarak çok uzağında duran Deniz Hanım Türkiye'de ne tip zorluklar yaşıyor? Mavi saçlı, çıfıt çarşısı gibi giyinen kızına İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde yaşıyor olsa da, ne gibi tepkiler geliyor? Bir gün bunu yazsa çok enteresan olurdu.